İNSANA BÜTÜN OLARAK BAKMAK
Prof.Dr. Durali Yılmaz
Şeyh Bedrettin romanımı, Refik Erduran’a imzalamıştım. Birkaç gün sonra Kültür Üniversitesindeki odama geldi. Ben, Türk Dili ve Edebiyatı bölümü başkanıydım, aynı zamanda da üniversite senatosunda, Fen Edebiyat Fakültesi senatörüydüm. Refik Erduran da tiyatro dersleri veriyordu. Şeyh Bedrettin romanını dikkatle okumuş ve bazı satırların altını çizmişti. Dedi ki: “Nazım abi de yanlış yaptı, ben de yanlış yaptım ve bütün komünistler yanlış yaptı. Biz, Anadolu’nun militan yüzünü gördük; siz burada onun insan yüzünü göstermişsiniz. Biz bunu daha önce görebilseydik, Türkiye şimdi daha başka bir noktada olurdu.”
Refik Erduran, akrabalıkları nedeniyle Nazım Hikmet’ten abi diye sözederdi. Bilindiği üzere Nazım Hikmet’i kaçıran da Refik Erduran’dır. Nazım bunu şöyle ifade eder:
“951’de bir denizde, genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün.”
Refik Erduran haklı mıydı? Nazım’ın Şeyh Bedrettin Destanını ve Memleketimden İnsan Manzaralarını tekrar okudum. Gerçekten de Anadolu insanını kendi bakış açısından ve belli bir boyutta görüyordu. Bu bakış, bir Refik Halit, bir Faruk Nafiz bakışı değildi. İnsan, merhametiyle, gaddarlığıyla, cömertliğiyle, cimriliğiyle… çok boyutluydu. Bunun bazen bir boyutu, bazen diğer boyutu ortaya çıkardı. “Çeşmeden her su içişte Allah’a şükreden” olduğu kadar, nankör ve isyancı biri de olabilirdi. İnsanı, kendi bakış açısıyla değerlendirenler, hata yapabilirdi. Nitekim Refik Erduran’ın ifadesiyle militan yüzünü görmeye çalışanlar, ne kadar yanılıyorsa dini yüzünü görmek isteyenler de o kadar yanılıyor. Bu nedenledir ki, belli bir ideolojiye dayalı bir bakış açısıyla hareket eden aydınlarımızın, insanımızla diyalog kuramamasının en önemli sebebi bu olmalı. Aydın, kendine özgü dünya görüşü olandır.
Şemş-i Tebrizi, daha da ileri gider ve der ki: “Peygamberler ve filozoflar, insana yeni bir şey öğretmezler, hatırlatırlar.” Bu görüş, insanın daha yaratılışta mükemmel olduğunu kabul etmektir. Sokrat’ın da okuma yazması olmayan birinin de her şeyi bildiğini sorularla ispatlamaya çalıştığını biliyoruz. Mevlâna da Fihi Ma Fih’de: “Müminler, kâfirler, melekler, şeytanlar, katiller, veliler hep içimizde,” diyerek benzer hususa işaret eder.
Irka dayalı bir bakış açısı da ideolojiye dayalı bir bakış açısı kadar yanlıştır. Cinsiyete dayalı bir bakış açısı da böyledir. İnsan, cinsiyetiyle ırkıyla ideolojisiyle… bir bütündür. Bu bakımdan Gustave Flaubert’in “Madame Bovary kim?” sorusuna verdiği şu cevap çok önemlidir: “Madame Bovary benim.”
Sonuç olarak, insanı bir bütün olarak görebilen yazarlar, insanlığın ortak değeri olabiliyorlar. Hangimizin içinde bir Donkişot yok ki? Kendisi baba olmadığı halde Goriot Baba’yı yazan Balzac, her milletin babasını anlatmıştır ki, bir Fransız kadar, bir Japon, bir İngiliz, bir Rus baba da onda kendini bulur. Solzenitsin: “Dostoyevski’nin iblisleri dünyanın her tarafına dolaşıyor,” derken de böyle bir gerçeği dile getirmektedir. Özetle insan bir bütündür; kadınlık, erkeklik duygusu ve diğer bütün duygular onda vardır. Büyük sanatçılar, içlerindeki duyguları, ete kemiğe büründürüp önümüze koyarlar. Yunus Emre ne güzel ifade eder
“Ete kemiğe büründüm/Yunus diye göründüm.”